Vatan Toprağında 99 Yıllık “Modern Sömürgecilik” ve Doğa Kırımı: Parababaları Doğayı Parselleyip Halkı Kendi Yurdunda Nefessiz Bırakmak İstiyor!

Değerli Halkımız,

AKP’giller iktidarının Meclisteki o meşhur parmak kaldırma makineleri aracılığıyla yasalaştırdığı Milli Parklar düzenlemesi, aslında vatan toprağının bir “açık artırma kataloğuna” dönüştürülmesidir. Bu düzenleme, basit bir kanun değişikliği değil; 1923’te kanla, irfanla kurulan Cumhuriyet’in halka ait son kalelerinin de Finans-Kapital çetelerine tapulanma ayinidir. Biz bu ülkenin en Vatansever en Halksever en Doğasever en Hayvansever Partisi olarak haykırıyoruz: Bu bir yasa değil, Vatanın ciğerlerine saplanmış bir ihanet hançeridir!

 99 Yıllık “Mühürlü” İşgal:
Egemenlik Devredilemez!

Yasanın satır aralarına sinsice yerleştirilen o “99 yıl” ibaresi, meselenin vahametini tek başına ortaya koymaktadır. Bir asır, tam dört kuşağın ömrü demektir. Bir doğa parçasını, bir milli parkı sermaye gruplarına 99 yıllığına teslim etmek; orayı fiilen Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukundan koparıp holdinglerin “özel mülkiyet” diktatörlüğüne terk etmektir. Bu, sömürgeci devletlerin geçmişte zayıf düşürdükleri halklara dayattığı o meşum “imtiyaz” sözleşmelerinin, 21’inci Yüzyıl’ın kravatlı Parababaları eliyle güncellenmiş halidir. HKP Programı’nın savunduğu Tam Bağımsızlık ilkesi, sadece bir bayrak meselesi değildir; Vatanın her bir zerresinin halkın elinde kalması davasıdır. Bir asırlık bu devir, Vatanın bir parçasının resmen mülksüzleştirilmesidir.

 “Plan Şartı Aranmaz”
Denilen Kuralsız Yağma

Sermayenin acelesi var! Yatırımın önündeki bilimsel engelleri, namuslu uzmanların “burası korunmalı” diyen raporlarını aşmak için getirilen “altyapı tesisleri için plan şartı aranmaz” maddesi, doğanın idam fermanıdır. Milli Parkların kalbine saplanacak yollar, döşenecek boru hatları ve çekilecek elektrik telleri, orman bütünlüğünü bıçakla keser gibi dilimleyecektir. Bilimsel adıyla “Habitat Fragmentasyonu” dediğimiz bu süreçle, ekosistem içeriden çökecek; yaban hayvanları suya ulaşamayacak, endemik bitkiler iş makinelerinin paletleri altında can verecektir. Bu kuralsızlık, Finans-Kapitalin kâr hırsı uğruna doğanın yasalarını hiçe sayan bir “Haydutluk Ekonomisi”dir.

 Döner Sermaye:
Halkın Nefesine Vurulan Kelepçe

Doğa Koruma kurumunun bir “ticarethaneye” dönüştürülmesi, kamu hizmeti anlayışının cenaze namazıdır. Artık o kurumun başındaki memurlar “koruma” değil, “ciro” derdine düşeceklerdir. Milli Parklar, Parababalarının lüks otellerine, golf sahalarına meze yapılacak; asgari ücretli işçimiz, emeklimiz kendi vatanının ormanına girmek için holdinglere haraç ödemek zorunda kalacaktır. Parası olmayana doğayı yasaklayan bu düzen, açık bir “Sınıfsal Apartheid” uygulamasıdır!

Talanın Türü Sahadaki Karşılığı Sınıfsal Sonucu
99 Yıllık Tahsis Bir asırlık işgal ve rehin Torunlarımızın mirasından çalmak
Plan Muafiyeti Ekolojik kırım ve heyelan Doğanın dengesini kâr için bozmak
Döner Sermaye Ticarileşen ormanlar Halkın kendi yurdundan dışlanması
Su ve Maden İşgali Susuzluk ve zehirlenme Köylünün mülksüzleştirilmesi

50 Milli Park, 50 Mevzi!
Vatanin Son Kaleleri Sermayenin Elinde

Parababaları ve onların siyasi temsilcileri, DKMP’nin resmi listesinde yer alan 50 Milli Parkımızın üzerine birer fiyat etiketi yapıştırmıştır. Yeni yasadaki “99 yıllık tahsis” ve “altyapı için plan şartı aranmaması” maddeleri, bu alanların her birini potansiyel birer beton yığınına dönüştürme tehdidi taşımaktadır.

 Tam Liste ve Risk Analizi

DKMP verilerine göre Türkiye’nin en değerli ekosistemleri şu risklerle karşı karşıyadır:

1. Tarihi Milli Parklar (TMP): Maneviyatın Ticarete Kurban Edilmesi Bu alanlar, yasadaki “döner sermaye” mantığıyla “müşteri” odaklı alanlara dönüştürülecektir.

* Sakarya Meydan Muharebesi TMP (Ankara)

* Başkomutan TMP (Afyon-Kütahya-Uşak)

* Kop Dağı Müdafaası TMP (Bayburt-Erzurum)

* Malazgirt Meydan Muharebesi TMP (Muş)

* Nene Hatun TMP (Erzurum)

* İstiklal Yolu TMP (Kastamonu-Çankırı)

* Troya TMP (Çanakkale)

2. Kıyı ve Turizm Odaklı Milli Parklar: 99 Yıllık İşgalin İlk Hedefleri Bu parklar, yasada geçen “turistik amaçlı bina ve tesis” izni için sermayenin iştahını en çok kabartan yerlerdir.

* Beydağları Sahil (Antalya)

* Marmaris (Muğla)

* Dilek Yarımadası – Büyük Menderes Deltası (Aydın)

* Gelibolu Yarımadası (Tarihi Milli Park statüsü dahilinde)

* Olimpos (Antalya)

3. Dağ ve Orman Ekosistemleri: Altyapı Muafiyetiyle Parçalanacak Alanlar Yollar, boru hatları ve enerji nakil hatları için “plan aranmaksızın” girilecek stratejik doğa kaleleri.

* Uludağ (Bursa) – Zaten Alan Başkanlığı ile kuşatılmıştı, şimdi 99 yıllık mülkiyete açılıyor.

* Kaçkar Dağları (Artvin-Rize)

* Küre Dağları (Kastamonu-Bartın)

* Ilgaz Dağı (Kastamonu-Çankırı)

* Munzur Vadisi (Tunceli)

* Hakkâri Cilo ve Sat Dağları

* Aladağlar (Niğde-Adana-Kayseri)

* Kazdağı (Balıkesir)

4. Sulak Alanlar ve Mağaralar: Ticarileşen Ekosistemler

* Kuşcenneti (Balıkesir)

* Gala Gölü (Edirne)

* Kovada Gölü (Isparta)

* Beyşehir Gölü (Konya)

* Sultan Sazlığı (Kayseri)

* Altınbeşik Mağarası (Antalya)

* Derebucak Çamlık Mağaraları (Konya)

5. Listede Yer Alan Diğer Tüm Mevzilerimiz:

Yozgat Çamlığı (Türkiye’nin 1. Milli Parkı), Karatepe-Aslantaş (Osmaniye), Soğuksu (Ankara), Spil Dağı (Manisa), Kızıldağ (Isparta), Güllük Dağı-Termessos (Antalya), Köprülü Kanyon (Antalya-Isparta), Nemrut Dağı (Adıyaman), Boğazköy-Alacahöyük (Çorum), Hatila Vadisi (Artvin), Altındere Vadisi (Trabzon), Karagöl-Sahara (Artvin-Rize), Honaz Dağı (Denizli), Saklıkent (Muğla-Antalya), Tek Tek Dağları (Şanlıurfa), Botan Vadisi (Siirt), Sarıçalı Dağı (Ankara), Abant Gölü (Bolu), Akdağ (Afyon-Denizli), Geben Vadisi (Kahramanmaraş), Divriği (Sivas).

 Mücadele Edeceğiz! Kazanacağız!

İliç’te toprağımızı zehirleyen siyanür çeteleriyle, Milli Parklarımızı parselleyen otel baronları aynı kirli havuzdan beslenmektedir. Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak; ağacımızı, suyumuzu ve toprağımızı savunmayı, bağımsızlık mücadelesinin en ön cephesi sayıyoruz.

Vatan dediğimiz, haritadaki soğuk çizgiler değildir; Vatan Munzur’un suyudur, Kazdağları’nın göknarıdır, Uludağ’ın karıdır!

Bu yasa, Meclisin o meşhur ceylan derisi koltuklarında oturup halka ihanet edenlerin değil; toprağa alınterini döken, doğasına sahip çıkan halkın sözü geçtiğinde geçersiz sayılacaktır.

Parababalarının bu yağma yasasını, halkın örgütlü öfkesiyle yırtıp atacağız!

Doğayı metalaştıran, halkı mülksüzleştiren bu harami düzenini Tarihin çöplüğüne göndereceğiz!

Doğa Kırımına-99 Yıllık Talana Karşı Mücadele Edeceğiz!

Milli Parklar Halkındır!

Kamuya Ait Olan Yeniden Kamunun Olacak!

22.03.2026

Halkçı Doğa ve Hayvanseverler

(AKP’giller’in yeni Milli Parklar Yasasına ilişkin yukarıda özeti yer alan açıklamamızın tam metni aşağıdadır)

99 Yıllık “Modern Sömürge” Tahsisi ve Egemenlik Satışı
 Parababalarının Gözü Dönmüş İştahı Vatanın Tapusuna Dikildi!

AKP İktidarının Meclisteki o meşhur parmak kaldırma makineleri aracılığıyla yasalaştırdığı Milli Parklar düzenlemesi, aslında vatan toprağının “açık artırmayla” satışa çıkarılmasından başka bir şey değildir. Finans-Kapital düzeni için vatan toprağı; üzerinde kurdun kuşun yuva yaptığı, halkın nefes aldığı kutsal bir yaşam alanı değil, bilançolarda kâr hanesine yazılacak soğuk, ruhsuz bir emtiadır. Bu son talan yasasıyla, Milli Parklarımızın işletme yetkisi “başarılı işletmeci” gibi süslü kılıfların altına gizlenerek tam 99 yıllığına yerli-yabancı Parababalarına, dev holdinglere peşkeş çekilmektedir.

Peki, neden 99 yıl? Bu süre tesadüfi mi sanıyorsunuz?

Elbette hayır! Bir asır, tam dört kuşağın ömrü demektir. Bir doğa parçasını bir sermaye grubuna 99 yıllığına teslim etmek, orayı fiilen Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukundan koparıp holdinglerin insafına, yani “özel mülkiyet” diktatörlüğüne terk etmektir. Bu, sömürgeci devletlerin geçmişte zayıf düşürdükleri halklara dayattığı o meşum “imtiyaz” sözleşmelerinin, 21’inci Yüzyıl’ın kravatlı Parababaları eliyle güncellenmiş halidir.

HKP Programı’nın sarsılmaz bir şekilde savunduğu Tam Bağımsızlık ilkesi, sadece bir sınır çizgisi veya bir bayrak meselesi değildir; vatanın yerüstü ve yeraltı her bir zerre servetinin halkın elinde kalması davasıdır. Bir asırlık bu devir, vatanın bir parçasının mülksüzleştirilmesidir. Holdingler buralara “yatırım” maskesiyle beton dökerken, halkın ortak malı olan kamu arazilerini kendi sermaye birikim süreçlerine, yani sömürü çarklarına dahil etmektedirler.

Biz 2’nci. Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Vatan toprağı kiralanamaz, devredilemez, üzerinde “işletme başarısı” adı altında kumar oynanamaz!

99 yıllık bu tahsis, doğmamış torunlarımızın geleceğine ipotek koymaktır. Bizim için her bir milli park, savunulması gereken birer Antiemperyalist mevzidir. Bu peşkeş sözleşmelerini, Devrimci Demokratik Halk iktidarında yırtıp atacağız!

“Plan Şartı Aranmaz” Denilen Kuralsız Yağma ve Ekolojik Kırım
 Sermayenin Acelesi Var: Bilimin ve Doğanın Sesini Boğmak İstiyorlar!

Parababaları düzeninin en karakteristik özelliği, kârın önündeki her türlü engeli “bürokrasi” diyerek, “hantal yapı” diyerek tasfiye etmektir. İşte bu son Milli Parklar Yasasının içine gizledikleri o meşum madde tam da budur: “Altyapı tesisleri için plan şartı aranmaz!”

Bu ifade, doğa savunucularının ve namuslu bilim insanlarının yıllardır titizlikle ördüğü koruma kalkanının balyozla paramparça edilmesidir.

Peki, nedir bu “plan şartı” dedikleri şey?

Bir milli parkın içinde nerenin korunacağını, hangi endemik bitkinin nerede yetiştiğini, yaban hayvanlarının hangi yoldan su içmeye gittiğini belirleyen bilimsel bir pusuladır. Siz bu pusulayı çöpe attığınızda, doğayı, sermayenin insafına, yani kör bir yıkıma terk etmiş olursunuz.

 Ekolojik Kırımın Adı: Habitat Fragmentasyonu (Yaşam Alanı Bölünmesi)

Bilimsel literatürde buna “parçalanma” deniyor ama biz Halkçı Doğa ve Hayvanseverler olarak buna “Doğa Katliamı” diyoruz!

Plan şartı aranmadan geçirilecek yollar, döşenecek boru hatları ve çekilecek elektrik telleri, orman bütünlüğünü bıçakla keser gibi dilimleyecektir. Bir milli parkın kalbine saplanan her asfalt yol, oradaki canlılar için aşılmaz bir duvardır. Geyiğin suyuna ulaşamadığı, kurdun avlanamadığı, böceğin üreyemediği bir ekosistem, yaşayan bir ölüdür. Parababaları buraları parsel parsel bölerken, aslında vatanın biyolojik servetini, yani geleceğimizi doğramaktadır.

Bu kuralsızlık, sadece ağaç kesmek değildir; bu, Finans-Kapitalin kâr hırsı uğruna doğanın yasalarını hiçe sayan bir “Haydutluk Ekonomisi”dir. Meclisteki o el kaldıranlar, holdinglerin şantiye şefi gibi davranarak, bilimin ve tekniğin sesini sermayenin dozer sesleriyle bastırmaya çalışmaktadırlar.

Ancak yağma yok!

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak plansız, programsız, sadece kâr odaklı bu saldırılara karşı her bir ağacın, her bir su damlasının başında barikat olacağız. Doğanın yasalarını, Parababalarının yağma yasalarına kurban etmeyeceğiz! Devrimci Demokratik Halk İktidarında, doğayı metalaştıran bu kuralsızlıkların hesabını tek tek soracağız.

 “Döner Sermaye” Tuzağı: Doğanın Ticarileşmesi Ve Halkın Dışlanması
Halk Kendi Vatanında “Müşteri” Yapılıyor!

Parababaları düzeninin en mahir olduğu iş, kamusal olan ne varsa onu birer kâr merkezine dönüştürmektir. İşte bu son Milli Parklar Yasasının kalbine yerleştirilen o sinsi mekanizma: “Döner Sermaye İşletmeleri”.

Bu ibare, kulağa teknik bir idari terim gibi gelse de, aslında Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğünün bir “kamu hizmeti” birimi olmaktan çıkarılıp, birer “Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı” gibi çalıştırılması demektir.

Peki, bu ne anlama geliyor?

Şu anlama geliyor: Artık o kurumun başındaki memurlar ve uzmanlar, “Buradaki ekosistemi nasıl yaşatırız, nesli tükenen o dağ keçisini nasıl koruruz?” diye değil; “Bu parktan bu ay ne kadar ciro elde ettik, hangi koyu hangi holdinge kiralarsak döner sermayeyi patlatırız?” diye düşünecekler. Yani koruma kalkanı inecek, yerine “Pazarlama Departmanı” kurulacaktır.

 Sınıfsal Bir Dışlama: Parası Olmayana Doğa Yasak!

“Halk için hizmet” ilkesi, bu yasa ile ayaklar altına alınmaktadır. Finans-Kapital, milli parklarımızı lüks otellerin, golf sahalarının ve yüksek giriş ücretli “özel işletmelerin” kuşatmasına sokarak, asgari ücretli işçimizi, emeklimizi, yoksul köylümüzü buralardan kovmaktadır.

Düşünün; bir işçi ailesi, hafta sonu çocuklarıyla bir nefes almak için gittiği kendi vatanının ormanında, kapıda bir holdingin güvenlik görevlisi ve fahiş bir giriş ücretiyle karşılaşacak. Bu, açık bir “Sınıfsal Apartheid” uygulamasıdır! Zengin azınlık lüks tesislerde şampanyasını yudumlarken, halkımız kendi vatanının manzarasını ancak tellerin arkasından izleyebilecektir.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Doğa, Parababalarının şahsi bahçesi değildir! “Döner sermaye” adı altındaki bu ticarileşme, kamu mülkiyetinin holdinglere peşkeş çekilmesidir.

Bizim iktidarımızda, milli parklar ticarethane değil; kurdun, kuşun, çiçeğin ve o güzelliği seyreden halkın parasız, ortak yaşam alanı olacaktır. Doğayı metalaştıran bu harami düzenini, halkın örgütlü gücüyle yerle bir edeceğiz!

 Su Havzalarının Metalaştırılması ve Halkın Susuzluğa Mahkûm Edilmesi
 Sermaye Musluklara Çöktü: Yaşam Kaynağımız Kâr Hanelerine Yazılıyor!

Parababaları düzeninin fıtratında, doğada bedava olan ne varsa onu ambalajlayıp halka satmak vardır. Bu yeni Milli Parklar Yasasının en sinsi hedeflerinden biri de, Türkiye’nin en temiz, en bakir su rezervlerinin bulunduğu bu koruma alanlarını, sermayenin “su baronlarına” ve lüks tesislerine peşkeş çekmektir. Finans-Kapital için su; kana kana içilecek bir aziz hayat kaynağı değil, lüks otellerin devasa havuzlarını dolduracak, golf sahalarını yeşertecek veya plastik şişelere hapsedilip fahiş fiyatlarla halka satılacak bir metadır.

Peki, bu ticarileşmenin bedelini kim ödeyecek?

Elbette o dağların eteklerinde yüzyıllardır hayvancılık yapan köylümüz, o derelerden tarlasını sulayan çiftçimiz ve musluğundan akan suyun her damlası için holdinglere haraç ödeyen kentli emekçimiz ödeyecek!

Yasada geçen “altyapı tesisleri için izin” maddesi, aslında milli parkların kalbindeki su kaynaklarının üzerine devasa beton santrallerin, boru hatlarının ve özel işletmelerin çökmesi demektir.

 Su Havzalarında “Siyanürlü” ve “Betonlu” İşgal

“Doğal kaynakların kamusal mülkiyeti” ilkesi, bu yağma düzeniyle yerle bir edilmektedir. Milli parkların içinden “plan şartı aranmadan” geçirilecek o hatlar, sadece su taşımayacak; aynı zamanda o hassas ekosistemi kirletecek, yeraltı su seviyelerini düşürecek ve dereleri birer kuru yatağa çevirecektir.

Düşünün; Munzur’un gözelerinden süzülen o kutsal su, artık halkın değil, 99 yıllığına orayı kapatan holdingin malı sayılacak. Bu, vatanın can damarlarını sermayeye rehin vermektir! Bir damla suya muhtaç bırakılan halk, kendi toprağında “su mültecisi” haline getirilecektir.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Su hayattır, hayat satılamaz! Parababalarının musluklara vurduğu bu paslı zinciri, halkın devrimci öfkesiyle kırıp atacağız. Bizim iktidarımızda sular; holdinglerin kâr havuzu değil, tüm canlıların ve halkın ücretsiz, temiz ve ortak hazinesi olacaktır. Derelerimizi özgürleştireceğiz, su baronlarını bu topraklardan süpürüp atacağız!

 Endemik Türlerin Sınıfsal Kırımı ve Biyo-Çeşitlilik Yağması
 Sermayenin İş Makineleri, Milyonlarca Yıllık Yaşam Mirasını Çiğniyor!

Parababaları düzeni için “değer” kavramı, sadece etiket üzerindeki fiyattan ibarettir. Onlar için bir orman, kereste deposu veya otel arsasıdır. Oysa Türkiye, Avrupa kıtasının tamamından daha fazla endemik bitki türüne, yani sadece ve sadece bu vatan topraklarında yaşayan eşsiz canlılara ev sahipliği yapmaktadır. İşte bu Milli Parklar Yasası, o nadide çiçeklerin, o asil dağ keçilerinin ve gökyüzünde süzülen kartalların idam fermanıdır.

Finans-Kapital, lüks tatil köyleri inşa etmek veya “plan şartı aranmayan” o uğursuz yolları geçirmek için dozerlerini doğanın kalbine sürdüğünde, sadece ağaç kesmiyor; bu toprakların genetik hafızasını yok ediyor. Kazdağları’nın göknarı, Munzur’un alabalığı veya Kaçkarlar’ın çiçeği, bir holdingin bilançosundaki “gayrimenkul geliştirme” kaleminden daha değerli görülmemektedir. Bu, kelimenin tam anlamıyla bir “Ekolojik Soykırım”dır!

 Biyo-Çeşitlilik mi, Parababalarının Lüksü mü?

“Doğanın hakları” ilkesi, bu yağma düzeninde yerini sermayenin kâr kutsallığına bırakmıştır. Bir endemik türün yok olması, zincirin bir halkasının kopması ve tüm ekosistemin çöküşe sürüklenmesi demektir. Ama Parababaları için ekosistem değil, “ekosistem turizmi” adı altında yapılacak pazarlama önemlidir. Onlar, neslini tükettikleri hayvanların doldurulmuş maketlerini lüks lobilerine süs diye koyarken, halkımız bu zenginlikten mahrum bırakılmaktadır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Bu toprakların çiçeği de, böceği de Halkındır, Vatanındır!

Bu “Sınıfsal Kırım”a karşı, doğanın dilsiz canlılarının dili olacağız. Bizim iktidarımızda Milli Parklar; holdinglerin şantiye alanı değil, biyo-çeşitliliğin dokunulmaz kalesi olacaktır. Doğayı parselleyen haramileri bu topraklardan süpüreceğiz, yaşamı yeniden yeşerteceğiz!

 Karbon Yutaklarının Yok Edilmesi ve İklim Suçu
 Sermaye Ormanı Kesiyor, Havamızı Zehirliyor, Geleceğimizi Yakıyor!

Parababaları düzeninin en büyük yalanı, iklim krizini “bireysel bir hata” gibi pazarlamasıdır. Oysa biliyoruz ki; küresel ısınma bir doğa olayı değil, Finans-Kapitalin doymak bilmez üretim ve tüketim çarklarının yarattığı bir “Sınıfsal Cinayet”tir. İşte bu Milli Parklar Yasası, bu cinayetin suç aletidir. Milli parklarımız, bilimsel tabiriyle birer “Karbon Yutağı”dır. Yani atmosferdeki o boğucu karbondioksiti emen, havayı temizleyen ve dünyayı soğutan devasa akciğerlerimizdir.

Peki, Parababaları ne yapıyor?

“Turizm tesisi” diyerek, “99 yıllık işletme” diyerek bu dev akciğerlerin üzerine beton döküyor, asfalt seriyor. Kesilen her bir asırlık ağaç, sökülen her bir maki topluluğu; atmosfere daha fazla karbon, daha fazla sıcaklık ve daha fazla felaket demektir. Sermaye, lüks otellerinde klimalarını sonuna kadar açıp keyif sürerken; ormansızlaşan bu alanlar yüzünden kavurucu sıcaklar halkımızın tarlasını kurutacak, nefesini kesecektir.

 İklim Krizi mi, Sermaye Birikimi mi?

“Halkın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”, holdinglerin yıllık kâr raporlarına kurban edilmektedir. Bir milli parkı betonlaştırmak, sadece o bölgeyi değil, tüm ülkenin iklim dengesini bozmaktır. Bilim uyarıyor: Orman örtüsü azaldıkça yağışlar azalır, kuraklık kapıya dayanır. Ama Parababaları için kuraklık bile bir “fırsat”tır; suyu daha pahalıya satmak için bekleyen sırtlanlar gibi pusuya yatmışlardır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Havamız satılık değildir, iklimimiz sermayenin oyuncağı olamaz! Milli parklardaki karbon yutaklarını korumak, emperyalist-kapitalist sistemin yarattığı bu ekolojik yıkıma karşı en ön safta dövüşmektir. Bizim iktidarımızda tek bir dalın kesilmesine, havamızın tek bir zerresinin kirletilmesine izin vermeyeceğiz. Doğayı ısıtan, halkı yakan bu harami düzenini Tarihin çöplüğüne göndereceğiz!

Orman Yangını Riskinde “Sermaye Odaklı” Artış
Sermayenin Lüksü, Ormanın Külü: Her Bir Tesis Potansiyel Birer Yangın Yeridir!

Her yaz ciğerlerimiz yanarken, televizyonlarda “ihmal” ve “kaza” masalları anlatılır. Oysa biz biliyoruz ki orman yangınlarının en büyük müsebbibi, doğayı, insan istilasına ve sermaye işgaline açan bu düzendir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasası, bakir ormanların tam göbeğine “turistik tesis” kılıfıyla adeta birer saatli bomba yerleştirmektedir.

Bilimsel bir gerçektir; bir orman alanına ne kadar çok insan sokarsanız, ne kadar çok beton yığını dikerseniz, yangın riskini o kadar katlarsınız. Parababaları 99 yıllığına kapattıkları o alanlara lüks otellerini dikerken, ormanın derinliklerine binlerce kilometrelik elektrik hatları çekecek, devasa trafolar kuracak ve binlerce insanın kontrolsüz hareketliliğine kapı açacaklar. Her bir elektrik kontağı, her bir ihmal edilmiş izmarit veya bir “işletme hatası”, asırlık ağaçlarımızın küle dönmesi demektir.

 Yangın “Kader” Değil, Sınıfsal Bir Tercihtir!

“Halkın can ve mal güvenliği ile doğanın korunması” ilkesi, yerini holdinglerin tatil köyü projelerine bırakmıştır. Orman yangınlarıyla mücadelede en önemli kural, ormanın bütünlüğünü bozmamaktır. Oysa “altyapı için plan şartı aranmaz” diyerek ormanın içinden geçirdiğiniz her yol, her hat, ormanı kurutan ve yangını hızla yayan birer “ateş koridoru”dur.

Düşünün; orman yanarken o lüks otellerin özel güvenlikleri kendi binalarını koruma derdine düşecek, ama yoksul köylümüzün evi, ahırı ve o ormanın dilsiz canlıları cayır cayır yanacaktır. Parababaları için yanan orman alanı, yarın “rehabilitasyon” adı altında üzerine daha fazla beton dökecekleri yeni bir arsa demektir. Onlar küllerden kâr devşirirken, halkımız nefessiz kalmaktadır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Tek bir ağacımızın dahi sermayenin “keyif sofralarına” yakıt edilmesine izin vermeyeceğiz!

Milli parkları korumak, onları insan ve sermaye talanından uzak tutmaktır. Bizim iktidarımızda; ormanların içine lüks oteller değil, yangınla mücadele edecek tam donanımlı kamusal birimler ve gözetleme kuleleri kurulacaktır. Doğayı ateşe atan bu harami düzenini, halkın örgütlü öfkesiyle söndüreceğiz!

 Biyo-Kaçakçılık ve Vatanın Genetik Servetinin Yağması
Halkın Ortak Mirası Laboratuvarlara Kaçırılıyor: Genetik Sömürgeciliğe Geçit Vermeyeceğiz!

Finans-Kapital düzeni için vatanın bağımsızlığı sadece bir sözden ibarettir. Onlar için kutsal olan tek şey kârın sürekliliğidir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasasıyla, denetimin “özel işletmecinin” ve onun paralı güvenliklerinin insafına terk edildiği o 99 yıllık “mühürlü” alanlar, emperyalist ilaç ve kozmetik tekelleri için dikensiz bir gül bahçesine dönüştürülmektedir. Buna bilimsel dilde “Biyo-Kaçakçılık” deniyor ama bizim literatüründe bunun adı açıkça “Genetik Vatan Hainliği”dir!

Türkiye’nin Milli Parkları, dünyada eşi benzeri olmayan bitki ve hayvan genetiğine ev sahipliği yapar. Bir çiçeğin özündeki molekül, bir böceğin salgıladığı madde, yarın milyar dolarlık bir ilacın hammaddesi olabilir. Parababaları 99 yıllığına o alanların etrafına tel örgüler çekip halka kapattığında, içeride hangi emperyalist ajanın, hangi sözde “araştırmacının” vatanın biyolojik haritasını çıkardığını, nadide türlerimizi çantalarına atıp yurtdışına kaçırdığını kimse denetleyemeyecek. Halkın olan o genetik miras, patentlenerek yine halka fahiş fiyatlarla satılacak bir silaha dönüştürülecektir.

 Patent Çitleri ve Sermaye Hırsızlığı

Milli parklarımızın içinden “plan şartı aranmadan” geçirilen yollar, aslında bu biyolojik hırsızlığın lojistik kanallarıdır. Bir bitkinin kökü, bir kuşun yumurtası çalındığında aslında halkın gelecekteki şifa kaynağı, bağımsız bilimsel potansiyeli çalınmaktadır. Parababaları, holdinglerinin AR-GE departmanlarını zenginleştirmek için vatanın gen bankasını yağmalamaktadır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Vatanın tek bir çiçeğini, tek bir böceğini dahi emperyalist laboratuvarların insafına bırakmayacağız!

Milli parkları korumak, biyolojik bağımsızlığımızı korumaktır. Bizim iktidarımızda milli parklar, emperyalist casusların cirit attığı yerler değil, halkın, bilim insanlarının tam denetiminde olan “yaşayan kütüphaneler” olacaktır. Genetik servetimizi çalanları, o laboratuvar tüplerinde boğacağız!

 Tarihi Belleğin Piyasalaştırılması Ve Maneviyatın Pazarlanması
 Şehitliklerin Gölgesinde Lüks Oteller: Tarih Satılık Değildir!

Parababaları düzeni için “kutsal” olan tek şey, kasaya giren paradır. Onlar için Çanakkale’nin siperleri, Sakarya’nın mevzileri veya Dumlupınar’ın şehitlikleri; üzerinde vatan savunması yapılmış mukaddes topraklar değil, “turizm potansiyeli yüksek” manzaralı arazilerdir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasasıyla, Tarihi milli parklarımızın o manevi iklimi, Finans-Kapitalin lüks konaklama ve eğlence projelerine kurban edilmektedir. Buna bilimsel dilde “kültürel erozyon” deniyor ama bunun adı açıkça “Tarih Bilincine İhanet”tir!

Düşünün; “turistik amaçlı bina ve tesis” kılıfıyla, yarın Gelibolu’da şehitlerimizin yanı başına butik oteller, Troya’nın kalbine alışveriş merkezleri, Sakarya Meydan Muharebesi alanlarına lüks restoranlar dikilecek. 99 yıllığına o alanları kapatan holdingler, vatanın bağımsızlık mücadelesini sadece turist çekmek için kullanılan birer “dekor” haline getirecekler. Halkın olan o tarihi derinlik, Parababalarının akşamsefalarına meze yapılacaktır.

 Maneviyat mı, Sermaye Dekoru mu?

Milli parklarımızın içinden “plan şartı aranmadan” geçirilecek o asfalt yollar, aslında tarihsel dokuyu parçalayan, arkeolojik kalıntıları dozer paletleriyle ezip geçen birer yıkım koridorudur. Parababaları, halkın kolektif hafızasını silerek yerine “müşteri memnuniyeti” odaklı, sahte ve ruhsuz bir turizm pazarlaması koymaktadır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Bu toprakların Tarihi, holdinglerin reklam panosu olamaz!

Şehitlerimizin kemikleri sızlatılarak, Tarihimiz pazarlanarak kalkınma olmaz. Bu, vatanın ruhunu satmaktır!

Bizim iktidarımızda; tarihi milli parklar sermayenin cirit attığı yerler değil, halkın bağımsızlık bilincini bilediği, Tarihin aslına uygun korunduğu birer “onur abidesi” olacaktır. Tarihimizi piyasalaştıranları, o lüks otellerin lobilerinde Tarihin çöplüğüne mahkûm edeceğiz!

 Yaban Hayatı İle Çatışma ve Hayvanların Kendi Evinde “Zararlı” İlan Edilmesi
 Sermaye İşgalci, Doğa Mağdur: Ayının, Kurdun Yuvasına Çöken Haramiler!

Parababaları düzeninin en ikiyüzlü tarafı, lüks otellerinin duvarlarına geyik kafaları asıp, lobilerine ayı postları sererken; kapıdan dışarı çıktıklarında o hayvanları birer “engel” ve “tehlike” olarak görmeleridir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasasıyla, yaban hayatının son sığınakları olan bu koruma alanları sermayenin şantiye sahasına çevrilmektedir. Finans-Kapital, 99 yıllığına kapattığı o bakir vadilere dozerlerini sürdüğünde, aslında o bölgenin gerçek sahiplerine, yani milyonlarca yıllık ev sahiplerine “Defolun buradan!” demektedir.

Peki, sonra ne oluyor?

Yaşam alanı parçalanan, su içtiği dere betonla kapatılan, yuvasının üzerinden “plan şartı aranmayan” uğursuz yollar geçirilen ayı, kurt veya domuz; hayatta kalabilmek için çaresizce yerleşim yerlerine, otellerin çöplüklerine veya köylünün bahçesine inmek zorunda kalıyor. İşte o an, medyanın o kiralık kalemleri ve Parababalarının uşakları koro halinde bağırmaya başlıyor: “Yaban hayvanları şehre indi, halkın can güvenliği tehlikede!” Kendi evinden kovulan hayvan, bir anda “Zararlı” veya “İstilacı” ilan ediliyor.

 Av Turizmi mi, Sınıfsal Katliam mı?

Milli parkların içindeki o asil canlılar, döner sermaye işletmeleri için birer “av kotası”, yani para getiren birer nesne haline getirilmektedir. Zengin züppeler, bir dağ keçisini vurup başında poz vermek için binlerce dolar öderken, bu toprakların biyolojik serveti kurşunlanmaktadır. Bu, doğanın ruhuna sıkılan bir kurşundur!

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Doğanın gerçek sahipleri holdingler değil, o dağların kurdu, kuşudur! Hayvanları kendi yuvasından sürüp sonra “zararlı” diyen bu işgalci zihniyete geçit vermeyeceğiz.

Bizim iktidarımızda; milli parklar silahlı “avcı” katillerin değil, yaban hayatının dokunulmaz kutsal alanı olacaktır. Doğayı parselleyen haramileri, o hayvanların pençesinde Tarihin karanlığına mahkûm edeceğiz!

Sömürge Madenciliğine Lojistik Destek Ve Vatanın Delik Deşik Edilmesi
Milli Park Maskeli Maden Yağması: Doğayı Baronların Arka Bahçesi Yaptırmayacağız!

Parababaları düzeninin en sinsi stratejisi, bir yıkımı başka bir “hizmet” kılıfıyla örtmektir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasasındaki o uğursuz “altyapı tesisleri için plan şartı aranmaz” maddesinin altında yatan asıl zehirli niyet budur. Bu madde, milli parklarımızın sınırında pusuya yatmış olan emperyalist maden tekellerine ve onların yerli işbirlikçilerine açılmış bir “Lojistik Koridor”dur. Buna bilimsel dilde “erişim kolaylığı” deniyor ama bunun adı açıkça “Vatanın Delik Deşik Edilmesine Yataklık Yapmak”tır!

Düşünün; bir dağın bir yamacı milli park, hemen arkası ise siyanürcü maden baronlarının ruhsat sahası. Normalde o madene tırların girmesi, iş makinelerinin yürümesi için devasa yollar yapılması, elektrik hatları çekilmesi gerekir ve bu “koruma alanı” engeline takılır.

Ama şimdi ne diyorlar?

“Kamu yararı var, aciliyet var, plan şartı yok!”

Bu ne demek?

Milli parkın tam kalbinden o maden ocaklarına giden tırların tozlu yollarını geçirecekler, yüksek gerilim hatlarını ormanın tepesinden aşırtacaklar demektir. Milli park, maden baronları için bedava bir “şantiye yolu” ve “lojistik üs” haline getirilmektedir.

 Siyanür Sızıntısı mı, Milli Park Turizmi mi?

Milli parkın içinden kontrolsüzce geçirilen o yollar, sadece araç taşımaz; o hassas ekosistemi gürültüyle, egzoz dumanıyla ve ağır metal tozlarıyla zehirler. Bir yandan “doğa turizmi” masalları anlatırken, diğer yandan o doğayı maden ocaklarının besleme hattı yapmak, halkla alay etmektir! Bu, vatanın bir cebinden çalıp diğer cebine, yani Parababalarının kasasına koyma operasyonudur.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Vatanın bağrını delik deşik eden siyanürcü çetelere, milli parklarımızı “yol” ettirmeyeceğiz! Doğayı maden baronlarının lojistik deposu yapan bu harami yasasını tanımıyoruz. Bu yasaya karşı yönelik mücadelemizi sonuna kadar sürdüreceğiz. Bizim iktidarımızda; madenler de toprak da su da sadece halkın ortak çıkarı için ve doğayı bir milim dahi incitmeden yönetilecektir. Vatanı delik deşik edenleri, o açtıkları çukurlara tarihin lanetiyle gömeceğiz!

 Hava Kirliliği Ve Şehirlerin Akciğerlerinin Sökülmesi
Sermaye Ormanı Boğuyor, İşçi Sınıfı Nefessiz Kalıyor: Şehirlerin Filtrelerini Söktürmeyeceğiz!

Parababaları düzeninin en büyük yalanı, çevre kirliliğini sadece “çöp toplama” meselesine indirgemesidir. Oysa biz biliyoruz ki hava kirliliği, Finans-Kapitalin sanayi bölgelerinde, termik santrallerinde ve egzoz dumanı boğulmuş kentlerinde işlediği kitlesel bir cinayettir. İşte bu Milli Parklar Yasası, şehirlerimizin yanı başında duran, kirli havayı süzen o devasa filtreleri, yani Doğal Akciğerlerimizi söküp atmaktadır. Buna bilimsel dilde “hava kalitesi yönetimi” deniyor ama bunun adı açıkça “Halkın Nefes Borusuna Çökmek”tir!

Milli parklar, özellikle büyükşehirlerin çevresinde birer oksijen fabrikası gibi çalışır. Kentin üzerinden geçen kirli havayı tutar, serinletir ve temizleyerek halkın ciğerlerine gönderir. Parababaları 99 yıllığına kapattıkları o alanlara lüks otellerini dikip, “altyapı” kılıfıyla orman dokusunu seyreltiklerinde, aslında şehirlerimizin hava temizleme sistemini devre dışı bırakmaktadırlar. Kesilen her bir çam ağacı, sökülen her bir maki topluluğu; yarın işçi mahallelerinde, emekçi semtlerinde daha fazla kanser vakası, daha fazla astım krizi ve daha fazla solunum yolu hastalığı demektir.

 Lüks Tesislerin Dumanı mı, Halkın Nefesi mi?

HKP Programı’nın sarsılmaz bir şekilde savunduğu “Halkın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı”, bu yasayla holdinglerin “pazarlanabilir manzara” hırsına kurban edilmiştir. Parababaları kendi lüks villalarında, orman içine kurdukları izole tesislerinde temiz havayı solurken, onların yarattığı bu tahribat yüzünden beton yığınına dönmüş kentlerde yaşayan milyonlarca emekçimiz zehir solumaya mahkûm edilmektedir. Bu, Parababalarının havayı gaspıdır!

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Havamız satılık değildir, ciğerlerimiz sermayenin kâr mangalı olamaz! Milli parklarımızı korumak, sadece ağaçları değil, doğacak çocuklarımızın sağlıklı nefes alma hakkını savunmaktır.

Bizim iktidarımızda; şehirlerin çevresindeki milli parklar sermayenin şantiye alanı değil, halkın tam kamusal denetimindeki “temiz hava depoları” olacaktır. Havamızı karartanları, o zehirli dumanlarında tarihin derinliklerine boğacağız!

 Köylünün Mülksüzleştirilmesi Ve Ucuz İşgücü Haline Getirilmesi
Efendilikten Köleliğe: Toprağından Kovulan Üreticiyi Sermayeye Kul Ettirmeyeceğiz!

Parababaları düzeninin en sinsi hedeflerinden biri, bağımsız üreticiyi, yani köylümüzü tasfiye edip onu dev holdinglerin kapısında ucuz işgücü haline getirmektir. İşte bu yeni Milli Parklar Yasasındaki “özel hukuk tüzel kişilerine izin” ve “99 yıllık tahsis” maddeleri, milli park çevresinde yüzyıllardır hayvancılıkla, arıcılıkla veya küçük tarımla geçinen köylümüzün idam fermanıdır. Bunun adı açıkça “Üreticinin Mülksüzleştirilmesi ve Köleleştirilmesi”dir!

Düşünün; bir köyün merası, su içtiği deresi veya hayvanını otlattığı yaylası bir sabah uyanıyor ki “milli park gelişim alanı” kılıfıyla bir holdinge 99 yıllığına peşkeş çekilmiş. Köylüye “Buraya girmek yasak, burası artık özel işletme” deniliyor. Üretim araçları (merası, suyu, toprağı) elinden alınan köylü ne yapacak?

Ya toprağını terk edip büyükşehrin varoşlarına sığınacak ya da o lüks otelin kapısında asgari ücretli güvenlik görevlisi, mutfağında bulaşıkçı, bahçesinde ırgat olacak. Dün o dağların efendisi olan üreten köylü, bugün holdingin “modern kölesi” haline getirilmektedir.

 Sınıfsal Bir Tuzak: Kırsal Tasfiye ve Sermaye Birikimi

“Toprak işleyenin, su kullananındır” ilkesi, bu yasayla Parababalarının kâr hırsına kurban edilmiştir. Yasada geçen “yöre insanının alan kılavuzu olarak yetiştirilmesi” maddesi ise tam bir aldatmacadır! Kendi toprağında üretim yapması engellenen köylüye, “Seni holdingin turisti gezdiren rehberi yapacağız” demek, halkla alay etmektir. Sermaye, köylüyü toprağından kopararak hem bedava araziye çökmekte hem de kendine itaatkâr, sendikasız ve ucuz bir işgücü ordusu yaratmaktadır.

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları olarak ilan ediyoruz:

Köylümüzün merasını, yaylasını ve onurunu Parababalarına yem etmeyeceğiz! Milli Parkları korumak, o parkın içinde ve çevresinde üretim yapan halkın yaşam hakkını savunmaktır.

Bizim iktidarımızda; köylü toprağın efendisi kalacak, milli parklar ise halkın ortaklaşa yönettiği, üretimin ve doğanın el ele verdiği alanlar olacaktır. Halkı mülksüzleştiren haramileri, o gasp ettikleri topraklardan süpürüp atacağız!

 Gelecek Kuşakların Yaşam Hakkına İhanet ve Son Söz
Sermaye Yarını Yakıyor: Çocuklarımızın Mirasını Parababalarına Yedirmeyeceğiz!

Milli Parklar Yasası, bu mukaddes emanete ihanetin resmî belgesidir. Finans-Kapital düzeni, “bugünün kârı” için yarını ateşe veren, torunlarımızın içeceği sudan, soluyacağı havadan çalan bir hırsızlık şebekesidir.

Düşünün; bugün 99 yıllığına bir holdinge peşkeş çekilen o orman, o vadi, o kıyı şeridi; tam bir asır boyunca sermayenin dozerleri altında ezilecek, betona boğulacak, kimyasal atıklarla zehirlenecektir. 99 yıl sonra o alanlar devlete geri döndüğünde, ortada ne bir ekosistem kalacak ne de yaşayan bir canlı! Geriye kalan sadece sermayenin posasını çıkardığı, ruhu çekilmiş bir beton yığını olacaktır. Parababaları servetlerini yedi sülalelerine yetecek kadar istiflerken, bizim çocuklarımıza miras olarak “Ekolojik bir Cehennem” bırakmaktadırlar.

 İhanet Suçu İşleniyor: Doğa Vatan, Savunmak Namustur!

Bu yasa, sadece ağaca balta vurmak değildir; bu, bağımsız geleceğimize, sağlıklı yaşama hakkımıza ve vatan sevgisine vurulmuş bir darbedir.

İlan ediyoruz: Doğa kırıma uğratılırsa Vatan savunulamaz!

Dağı maden baronuna, ormanı otel zincirine, suyu su tüccarına teslim edilmiş bir coğrafya, üzerinde bağımsız bir halkın yaşayamayacağı bir “şantiye sahası”na dönüşür. Bu, emperyalizmin yerli işbirlikçileri eliyle yürüttüğü “Nihai Tasfiye” operasyonudur.

 Son Söz

Biz İkinci Kurtuluş Savaşçıları, bu harami düzenine karşı her bir Milli Parkı birer direnç kalesine dönüştüreceğiz. Meclisin o ceylan derisi koltuklarında el kaldıranların, Vatanın ciğerlerini sökenlerin isimlerini Tarihin utanç sayfalarına kazıyacağız. Devrimci Demokratik Halk İktidarında, yağma sözleşmelerini yırtıp atacak, doğayı metalaştıranlardan, halkın nefesini çalanlardan tek tek hesap soracağız!

Milli Parklar; holdinglerin değil, kurdun, kuşun, çiçeğin ve o güzelliği seyreden halkındır!

Gelecek kuşaklara betondan bir çöl değil, yeşil ve özgür bir vatan bırakacağız!