“Bir Resim 1000 Söze Bedeldir” Böylesi El Öpme Kula Kulluk Demektir, Sınıflı Toplum Ürünüdür

Bir resim bin söze bedeldir”… Burada iki resim görüyoruz: Birincisinde Mustafa Kemal Atatürk elini öpmeye çalışan, muhtemelen kendisinden küçük bir vatandaşa elini öptürmemek için kıvranıyor. İkincisinde ise Tayyip 92 yaşında, dinle afyonlanmış bir vatandaşa elini öptürüyor.

Birincisinde Mustafa Kemal Atatürk elini öpmeye çalışan, muhtemelen kendisinden küçük bir vatandaşa elini öptürmemek için kıvranıyor, elini aşağıya indirerek eğiliyor.

İkincisinde ise Tayyip 92 yaşında, dinle afyonlanmış bir vatandaşa elini öptürüyor.

Tayyip’in elini öptürdüğü sahne, Kaçak Saray’da düzenlenen  “Türkiye Diyanet Vakfı 8. Uluslararası İyilik Ödülleri Töreni”nde çekilmiş. İhtiyar dinci Tayyip’in elini öperken seyirci durumundaki dinci güruh bu görüntüyü coşkuyla alkışlıyor (https://www.dailymotion.com/video/x9g1id2).

Basında ve sosyal medyada bir de Atatürk’ün 1937’de Elazığ’da çekilmiş kısa bir görüntüsü var. Burada da Atatürk halk içindeyken yaşça kendisinden çok küçük bir vatandaş elini öpmek için eğilir eğilmez, hızla elini çekiyor, öptürmüyor (https://halktv.com.tr/gundem/erdogan-92-yasindaki-dedeye-elini-opturdu-ataturkun-o-videosu-gundem-oldu-921438h).

İşte birbirine tümüyle zıt iki farklı davranış!

Biri halkını seven, vatandaşına saygı duyan, insanı seven, insana önem veren bir önderin davranış biçimi.

Diğeri Firavunlaşmış, Nemrutlaşmış bir “lider müsveddesi”nin davranış biçimi! Halkını sevmeyen, saymayan, kendini neredeyse tanrılaştırmış birinin davranış biçimi. 

El öpmeye gelince…

Bizim toplumumuzda çeşitli el öpme nedenleri var.

Birincisi, eski Türklerde de görülen, sevgi ve saygıya dayanan el öpme… Bu, gençlerin atalarının, yaşlıların, toplum kocalarının elini öpmesi şeklinde hâlâ süregelen bir el öpme biçimi. Normal…

Örneğin Dede Korkut hikayelerinde bu nedenle el öpme çokça geçer. Bu hikayelerden birinde, Uruz oğlu Basat’ın topluma zarar veren Tepegöz’ü öldürdüğü olayın konu edildiği “Basat Depegözi Öldürdigi Boyı (Destanı) Beyan İder (Anlatır) Hanum Hey” başlıklı hikayede, Basat kardeşi Selçuk’u öldüren, boyda pek çok yiğidi katleden Tepegöz’ü haklamak için hazırlanır. Babası ve anası canından olacağı için Basat’a karşı çıkarlar. Sonraki gelişmeyi Dede Korkut şöyle aktarır hikayede:

“Basat aydur (der ki): Elbette varuram (giderim).

Kazan (boyun beyi Kazan) aydur: Sen bilürsin.

Babası ağladı, aydur: Oğul ocağım issüz (ıssız) koma, kerem eyle (iyilik yap), varma (gitme) didi.

Basat aydur: Yoğ ak sakallu aziz baba varuram didi, eslemedi (vaz geçmedi). Bilüginden (silahlığından) bir tutam oh (ok) çıkardı, biline sokdı, kılıcın hamayil kuşandı (çapraz beline kuşandı), yayın karusına bırakdı (yayını omzuna astı), eteklerin kıvurdı. Babasınun anasınun elini öpdi, halallaşdı, hoş kalun didi.” (Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı 1-2, Türk Dil Kurumu Yayınları).

Burada el öpme anaya babaya saygının ifadesidir. Basat, toplumu canavarlaşmış Tepegöz’den kurtarma yiğitliği için ana babasının sözünü dinlemiyor ama saygıda da kusur etmiyor. Her ikisinin de elini öperek helalleşip ayrılıyor.

El öpme otoriteye bağlılığın da bir göstergesi olabilir. Gene Dede Korkut hikayelerinde geçer. “Begil Oğlı Emrenün Boyını Beyan İder” başlıklı hikayede Begil, Bahadır Han’a bağlı Gürcistan sınırında bir uç beyidir. Bir gün avda attan düşer bacağı kırılır. Bunu öğrenen düşman Oğuz boyunun üzerine gelir. Düşmanın geldiğini öğrenen Begil, oğlu Emren’i (Emre) çağırır ve “git Bayındır Han’a ulaş, beylerbeyi Kazan’ın elini öp, destek iste” der. Oğlu Emren babasına şu cevabı verir:

“Baba ne söylersin ne aydursun

Bağrum ile yüreğim ne tağlarsun (Bağrımı yüreğimi dağlarsın)

Kalkubanı yirümden turmağum yok (Yerimdan kalkıp gidesim yok)

Yilisi kara kazılık atuma binmegüm yok (Yelesi kara güzel atıma binesim yok)

Arku Bili Ala Tağı Avlayuban aşmağum yok (Arku Belini Aladağ’ı aşasım yok)

Ağ alunlu Bayındırun divanına varmağum yok (Ak alınlı Bayındır’ın divanına varasım yok)

Kazan kimdür men anun elini öpmegüm yok (Kazan kim oluyor, elini öpesim yok)…”

Begil’in oğlu Emren devamında babasına sen bana atını, zırhını, yiğitlerini ver ben kafiri haklayım, der. Öyle de olur. Emren düşmanı yener.

Buradaki el öpme otoriteye bağlılığı ve yaşça da küçüklüğü içerir. Ama görüldüğü gibi, Emren babasının Kazan’ın elini öp önerisini “o da kim oluyor ki elini öpeyim”, diyerek reddeder.

Dede Korkut veya Korkut Ata, Türklerin İslamiyet’e girmesinden sonraki dönemde yaşamış bir toplum büyüğü, bir koca, büyük olasılıkla da bir şaman. Henüz Türklerin göçebe olduğu dönem. Toplum bireyleri eşit, kandaş. Sürü yetiştirmek, hayvancılık başlıca üretici güç ve erkek daha önceki toplum düzeninde (Anahanlık Düzeni) önde olan kadının yerini almaya başlamış (Babahanlık Düzeni). Ama eski düzende toplum şefi olan kadın hâlâ güçlü. Bu süreçte, Anahanlık Düzeninde kadın olan şamanların yanı sıra erkek şamanlar da yer alır artık. Kıvılcımlı, Ziya Gökalp’ten yaptığı bir alıntıyla bu dönüşümü aktarır:

“… Erkek Şamanlar da yaptıkları dini yahut sihircil törenlerde başarı kazanmak için, kadın gibi saçlarını uzatırlar, kadın elbisesi giyerler, ince sesle konuşurlar, hatta kendilerinin gebe kaldıklarına, birtakım balık, karga, ve ilh. gibi şeyler doğurduklarına inanırlar… Şaman, kadına ne denli benzerse, manevi değeri o denli çok olur. Bu kadınlaşma din mecburluğunun Şamanları ters cinsiyete dek götürdüğü söyleniyor.” (Ziya Gökalp, Türk Töresi. Aktaran: Hikmet Kıvılcımlı, Dinin Türk Toplumuna Etkileri).

Görüldüğü gibi erkek şamanlar saygınlık için kadın kılığına bile girmektedir. Bu göçebe toplumda erkeğin egemenliğinin, kadının geri itildiğinin göstergesidir. (Günümüzde Anadolu’da bazı yörelerde düğün dernek ortamında hâlâ varlığını sürdüren erkek köçekler, belki de bu eski zamandaki şamanlardan kalmadır).

İslamiyet’e girdikten sonra kadın daha da geriler. Erkek tümüyle ipleri eline alır. Kadın artık çocuk doğuran, yemek ve ev işi yapan bir köle durumuna düşer. (Çocukluğumuzda, 1950’li yıllarda bir köy düğünü hatırlıyorum. Bizim büyük amcaoğlunun düğünüydü. Gelin en az 18 yaşındaydı. Biz o yıl üç yaşımızdayız. Sadece erkeklerin oturduğu odaya getirilen gelin sırayla herkesin iki elini öpmüştü, ben de dahil. Çocuk aklımla çok yadırgamıştım. Bu yüzden aklıma kazınmış.) Belki bu gelenek de hâlâ sürüyor…

Ayrıca, evli kadın da, eşit olsa bile erkekten geridir ve özel günlerde kocasının elin öper. Bunlar da İslamiyet’in toplumumuza verdiği kadını toplumda geriye iten gelenekler ve hâlâ varlığını sürdürüyor.

Doksan iki yaşında bir ihtiyara Tayyip’in elini öptürmesine dönersek…

Bu görüntü insanın kullaşmasının, kula kulluğun göstergesidir. Kökeni toplumda sınıflaşmaya kadar gider. Dolayısıyla ekonomide Tefeci-Bezirgân Sermayenin egemen oluşu ile paraleldir. Daha önce sınıfsız, eşit, sosyalist bir yaşam sürdüren toplum, sömüren azınlık ve çalışan çoğunluk olarak ayrışır. Toplumu güdebilmek için üstteki azınlık silahlı adamlar, cezaevleri kurar, çalışanların emeğine el koyar, dolayısıyla devlet ortaya çıkar. Egemen sınıfın şefi ise neredeyse tanrılaşır, Nemrutlar, Firavunlar böyle doğar. Osmanlı’daki padişahlar da böyledir. Allah olmasalar da “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”dirler.

Halk böyle kullaştırılır, el öpme de kullar tarafından yapılan bir “ritüel” haline gelir.

Ancak insan, anasının karnından eşit doğar. Ve on binlerce yıl da eşit yaşamıştır. İnsanlık kaçınılmaz olarak hep bu eşitlik arayışında olacaktır. Nitekim gerek doğu, gerekse batı toplumlarında eşitlik arayışında çıkışlar olmuştur. Bizde Osmanlı öncesinde Babek’ler, Nesimi’ler; Osmanlı döneminde Şeyh Bedreddin’lerin çıkışı böyledir. Sömürüye karşı, kulluğa karşı eşitlik arayışında çıkışlardır. Sonrasında Anadolu’da vahşetle bastırılan “Celali İsyanları” denilen köylü ayaklanmaları da ağır sömürüden kaynaklanan ayaklanmalardır. Bireysel olarak duyarlı isyancılarımız, ozanlarımız, Yunus’larKöroğlu’larPir Sultan’lar, Batı Anadolu’da efelerimiz Yörük Ali EfeAtçalı Kel MehmetÇakırcalı Mehmet Efe gibi efelerimiz de bu yolda davranmış yiğitlerdir.

Batı’da feodalizm de insanı kullaştırdı. Buna karşı Jan Hus’ler (Bohemya), Wat Tyler’ler (İngiltere), Martin Luther’lerThomas Müntzer’ler (Almanya) gibi direnişçiler çıktı. Bunlar da Doğu’da olduğu gibi kula kulluğu reddeden, angaryaya, feodal sömürüye karşı başkaldırışlardı.

İngiltere farklıydı. İngiltere’de sınıfsız barbar toplum özellikleri diri kalabilmişti. Bu durum İngiltere’de sosyal devrimin olmasını sağladı (Kıvılcımlı: Tarih Devrim Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere). Burjuvazi; feodalizmi, kilise dahil, tüm alt yapı ve üst yapı kurumlarıyla küreyip attı. Dolayısıyla insanın insana kulluğu Doğu Toplumlarındaki boyutlara ulaşmadı.  Bu nedenle, örneğin Avrupa’da Tayyip’in elini öptürdüğü sahneye benzer görüntülerle karşılaşılmıyor.

Evet, kapitalist sistemde de egemen sınıf ve sömürülen sınıf ve halk tabakaları var. Egemenler elbette tıpkı günümüzdeki Tayyip veya eski Firavun’lar, Nemrut’lar gibi insanı kullaştırmak ister. Ancak karşılarında İşçi Sınıfı var.

İşçi Sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur”, bu yüzden kullaşmaz, kullaştırılamaz. Bununla da kalmaz, insanlığın on binlerce yıl yaşadığı ve “Altın Çağ” adını verdiği eşit ve kandaş, sömürüsüz toplum arayışında başı çeker. Bu, insanlığın “Komün Gücü”dür (Kıvılcımlı) ve yok edilemez.

Bu yüzden sosyalizm kaçınılmazdır.

Yazımızı Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilen devrimci ozanımız Muhlis Akarsu’nun dizeleriyle tamamlayalım.

Gel gardaşım, ayrı gezme

Gula gulluk yakışır mı?

Zalıma boynunu eğme

Gula gulluk yakışır mı?

 

Fırsat sizde, bile bile

Dura dura döndük sele

Yirminci asırda hele

Gula gulluk yakışır mı?

Akarsu darda kalsa da

Dünya halkı hep ölse de

Bunun sonu ip olsa da

Gula gulluk yakışır mı?

Muhlis Akarsu